‘Pekiyi’, ‘A’, ’5′, ’10′, ’100’= Öğrenme midir?

Hangi yaş grubundan olursa olsun öğrenci girdiği sınavdan yüksek puan aldığında genellikle mutlu olur. Bu, öğretmeni de mutlu eder çoğu zaman. Veli de mutludur karneyi eline alıp baktığında. “Hepsi beşmiş!… Aferin sana”. Düşük not varsa “Gülüdür onlar karnenin” denilir. Lise sonuna kadar benzer söylemler devam eder. Üniversitede söylemler değişir; “Alt sınıftan ders almamak”, final-vize ortalamasının sınıf-okul başarısına oranı doğrultusunda “ders geçmek ya da kalmak” olur. Bu aşamada veli genellikle notla değerlendirmez çocuğunu, sınıf geçmesiyle hatta mezuniyetiyle ilgilenir. Keplerin havaya atıldığı an gururunun doygunluğa ulaştığı andır velinin artık. İlköğretimle başlayan en az on beş yıllık eğitim süreci tamamlanmış, öğrenci; bu süreç içinde kendisinden beklenenleri başarıyla gerçekleştirmiştir. Ders hedefleri tutturulmuş, tüm proje ve aktiviteler yönergelerine göre uygulanmış, hedeflenen öğrenmeler gerçekleşmiş ki sınavlar ve sınıflar geçilmiş sonuçta bir şekilde mezun olunmuş. Peki,…

…bu bir başarı mıdır? Başarı, mezuniyet midir? Mezuniyet, zorlu bir sınav maratonunu önde bitirenlerden biri olmak mıdır? Sınav, yüksek puan alma hedefi midir? Hedef, veliyi ve öğretmeni mutlu etmek midir? Öyleyse,…

…Öğrenme eğitim sürecinin neresinde gerçekleşmiştir? Sınavları geçmek öğrenmenin bir sonucu mudur? Yüksek not ortalaması “Öğrenme” ölçütü müdür?

Bugün eğitim bilimcilerimizin sempozyum, seminer ve konferanslarda vurgulayarak üzerinde durdukları önemli bir nokta bu; “Öğrencilerimize öğrenmeyi öğretememek”. Burada en önemli rol öğretmenlerimize düşüyor. Artık öğretmen, içinde bulunduğumuz “dijital çağ”da kendisine yüklenen “yol göstericilik” sorumluluğunu üstlenmelidir. Öğretmenin sadece bilgi verdiği, öğrencilerin de verilenleri ezberlediği ve sınavdan sonra unuttuğu ders sistemi yerine öğretmenin öğrencisine bilgi’ye nasıl ulaşabileceği hakkında yol gösterici olduğu, öğrenci ve öğretmenin işbirliği içinde çeşitli kaynaklardan uygulayarak, deneyerek ve keşfederek kendilerini geliştirdikleri ders sisteminin benimsenmesi gerektiği belirtilmiştir. Dersleri de soruların doğru cevaplarını bulmaya yönelik düzenlemek yerine, öğrencinin öğrendiği yeni konularla ilgili kendilerinin sorular üretmesine yönelik olmalıdır. Dolayısıyla, önce öğretip sonra sınav yapma yerine sürekli öğrenme ve gelişmeye yönelik uygulamalarla evrensel görüşe sahip bireyler yetiştirebileceğimizi söyleyebiliriz ancak.

Aslında eğitim sistemimizin geneline baktığımızda sürekli “tek doğru cevap” arayan bireyler yetiştirmiyor muyuz? Oech’e göre (1988) bir kişi üniversiteden mezun oluncaya kadarki süreçte ortalama 2600 sınav veya test çözmektedir. Bunun sonucunda “tek doğru cevap” yaklaşımı düşünce yapısını da etkilediği belirtilmiştir. Bu yaklaşım belki bazı sayısal problemler için geçerli olabilir fakat yaşamsal problemlerde bakış açısına göre birden çok doğru yanıt bulunabilmektedir. Tek doğru cevap yaklaşımı ise bulunan ilk doğru cevap sonrasında sorgulama ve araştırmanın bırakılması demektir. Eğitim sistemimiz öğrenci gözünde bir çeşit sınav çizelgesi gibidir: Seviye tespit sınavları, ders sınavları, özel okullar sınavı, deneme sınavları, LGS, not yükseltme sınavları, ÖSS vb gibi sınavlar, testler daha da artırılabilir. Ders müfredatının okullarda sınav tarihlerine göre düzenlendiğini, her ders için verilmesi gereken bilgilerin sınav tarihlerine göre belirlendiğini, bazı iddialı okulların konu başında, ortasında ve sonunda sınav yaptığını düşünürsek, öğrenciyi neye güdüleyeceğiz? Sınav’a mı, öğrenmeye mi? Zaten hangi arada öğrenebilecekler ki?

Ders planlarının, sınıf içi etkinliklerin, çeşitli öğretim yöntem ve tekniklerinin sonuçta bir sınav için uygulanıyor olduğunu varsayarsak, ülkemizdeki üniversite mezunu oranının artmasından mutluluk duymayı tekrar düşünmeliyiz. Buna rağmen, yaşamın o karmaşık, iç içe girmiş sarmallarının düzensiz hareketliliği içinde doğru yolları bulabilme yetkinliğine erişebilenlerin oranındaki artıştan mutluluk duyabiliriz. Neticede bilgilerini günlük yaşantılarıyla özdeşleştirebilenler “başarı”ya daha yakın değil midir?

Yaşam boyu öğrenen, gereksinimleri doğrultusunda kendini geliştirebilen, bilgiye ulaşabilen, ulaştığı bilgiyi kendince filtreleyebilen, bilgiden yeni bilgi üretebilen, yaratıcı, keşfedici, sürekli gelişime inanan, kendine ve ülkesine katma değerler üretebilen, başkalarının gelişiminden de sorumlu olduğu bilinci içinde, evrensel sevgi ve saygınlığa sahip bireyleri yetiştirecek öğretmenlerimize saygılarımı sunuyorum.

Başarı; Sıkça ve olabildiğince kahkahalarla gülmek, aydınların saygınlığını, çocukların sevgisini, dürüst eleştirmenlerin ise takdirini kazanmak, kötü arkadaşların hainliğine katlanmak, güzelliği takdir etmek, başkalarında mükemmellikler bulmak, ister sağlıklı bir çocuk yetiştirmekle, ister alacalı bulacalı bir bahçe ile ister düzene girmiş sosyal bir konum ile her ne şekilde olursa olsun dünyayı biraz olsun iyi terk etmek… Bir yaşamın, onu sen yaşadığın için bir nefeste sönüp biteceğini bilmek… İşte başarı, bunları başarmaktır (Ralph Waldo Emerson).

borasinc@yahoo.com

KAYNAKLAR:
Oech, V.Roger.: “A Whack On The Side Of the Head”, Warner Books, 1998
Köksal, Hayal.: “Kalite Okullarına Geçişte Toplam Kalite Yönetimi”, Dünya Basım Evi, 1998

Bu yazının yayın süreci:

Share This:

Bora Sinç

Eğitim Teknolojileri danışmanı

İlginizi Çekebilecek Yazılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eğitim Teknolojileri yazılarını paylaşabilirsiniz:)